Dilim Damağım Kurudu Sana Doğru Koşarken



Dostuma; yenildiği şehir için…


Bir yalanla çıkagelmişti. Gece ona o kadar hevesli duruyordu ki… Sanırsın bahar’ın en güzel rengi, en kusursuz çiçeğiydi. Sanırsın, çay gibi mübarek bir şeydi. Geceyle süslü püslü çıkıp gelmiş, hüzünlerimi içine/ canına katıp huzura götüreceğine dair söz vermişti. Hüzünlerim ona kandı…

Uzun uzun söyleşti benimle. Kırıp/yıkıp gideceği aklımda olabilecek hiçbir fikre sığmazdı. Beni bırakıp gitmesini geçtim, başkasına gideceğini… Öğrendiğimde aklımı yitirdim sandım. Oysa aklım vardı. Ve hiç olmadığım kadar şaşkındım. Onunla aslında çok konuşmazdım. Hep o anlatırdı. İçimi açmadım hiç… Sanki beni içimi açmadan biliyormuş gibiydi. Giderken bile… Beni kıracağını bile/isteye gidiyordu çünkü. Gidiyordu ve utanmadan gidiyorum diyordu. Küfür ettim ona düşünebiliyor musun? Tuğba, sen neden hiç anlatmıyorsun?

***

- Çünkü bu sefer şeffaf olan sendin, içini kapatan ve beni anlatmadığım halde bildiğini düşünen de bendim. Yani geride kalacak olan! Geride kalmak bir kadın için bir erkek yükü demek. Geride kalmak erkekleri tamlarken senin ardına bakmaya cesaretim yarım demem gerekirdi ona… Ama lanet bir kelime dökülmedi dilimden… Ben babamın kızı değilim! Arkada bırakmam hiçbir iklimi… İklimleri bilir misin murat? İklimlerin can yakan renklerini? Kar yağdırır gibi güneş çarparken tenine, hiçbir şeyi fark etmeyişin adı aşk iklimidir. Ve aşkı hisseden yürek olsa olsa bir yenilgiyi gizler perçemlerinin altında… ‘Yakma canımı... Git!’ Deseydim giderdin belki… Diyemedim ama sen yine de git…

Hiçbir zaman sevgili günlük diye başlayamadım aşklarıma… Aşklarımı günlüklere anlatmadım, yollara döktüm. Yollara uzun uzun bakarak, yarım yamalak kaçışlarla döktüm içimi. İçim hep çeyrek elma… Çürümüş ruhuma bir operasyon olarak verilmiş nimet yollar… O kadar yorgundum ki ihtimalleri göremiyordum bile… İhtimallerin arasında yarın ölmek, yarın dinmek, yarın bitmek! Yarın… DÖNMEK!

—müziğin sesini açar mısınız?
—tabi…

—Yollar bize memleket laalaaa…

***
Ve sonunda geceyi bir çocuk gibi gözü yaşlı bırakmaya niyet ettim, niyet ettim geceyi gündüze bağlamaya… En sahih yanını hayatın sana sakladım, yenilgim bir yağmura gebe… En çok geride kalacak olana hıncım… Ardımdan bakarsa yandım!

Aynalara son kez konuşuyorum, ya bitecek gece, ya sürecek… Bitsin!

Kasabanın yollarının taşlı olmasını yeni ayrımsamışken çıkışa yaklaşmıştım... Lal dostuma gizli bir buse kondurup, Eyvallahlara eyvahlar kattım… Son kez geçtim zeytin ağaçlarının önünden…

***

— kimse kal demedi! Öyle mi?

—Sadece rüzgâr uğultu yaptı… Böyle bitmemeli diyen rüzgârın sesine kulak asmadım…

— Bu halini sevmedim Tuğba… Ne çabuk dikleniyorsun sen öyle?

— Cevap ver diye diretti sonra. Böyle bitmeli… Dedim… Yemedi… Neymiş muradım? Hayat yenilgi kabul etmiyormuş…
— Hadi hayra yoralım bu rüyayı…
— Hadi yoralım hayatı…



Gidememek değildi bunun adı… Kalmanın anlamını konuşuyordu lügatler.



Asude Zeynep Toprak/ viran ve bahar öyküleri- 7

Ağlarken nefesine çarptı dilim



Uyumak boy atmış bir yalnızlıktı sadece… Anlamlanmasını istediğim her şey, bir şair yamasıyla karşıma çıkıyordu. Hüznü yamalamış, parsellemiş bir de utanmadan ballandırmışlar… Benim hayat dediğim şeye hüzün diyecek kadar uzak bana şairler… Oysa hüzün uykusuzluktan başkası değildi benim için…


Zamanın geri kalan kısmında bir erkekten uzak durmak dışında ne gibi uğraşlarım olur bilemiyorum. Belki kurdela nakışına başlar, olmayan bir beyaz hevesiyle, seccade filan yaparım. Ya da kitaplar alır okumaya çalışırım. Karedeniz pidesi yapan bir yerde çalışmaya başlayabilirim… Gidebilirim… Çokça yenilebilirim. Bir erkekten uzak durmak, bu erkeğin sizin kapınızı biraz zorlamasında ne kadar dayanıksız olduğunuzu gösterir… İşte böyle bir anda çıktı karşıma. Uzak kelimesini tamlamaya başlamışken…

Zamanla tabular yıkılası bir hal alıyor. Hala geri çekiyor olsam da kendimi, bu beni mutlu diyor. Fabrikayla gittiğimiz piknik sonrasında açık hava çarpmış olsa gerek beni. Çarpılmanın zevki var kalbimde… Gözlerine bakıp görmediğim yerleri hayal ediyordum. Belki de sadece onu hayal ediyordum. O zaten benim görmediğim yerin adıydı. Kaynaşmamız kısa bir süre aldı. Her gün bir şehrin, insancıl tarafını dillendirmek için buluşup, bir iki çay içiyoruz. Çayın şekeriyle birlikte, fabrikada olup bitenleri de karıştırıyoruz. Çay kaşığı oluyor dilimiz, dilimizden dökülenler en çok bizi yaralıyor. Dili geçmiş muhabbetlerde değiliz, dilin geçirgenlik kazandığı bir ışığı bekliyoruz. Saat ilerliyor.

- Eve gitmem gerek (ne güzel bakıyor. Biraz daha der gibi…)
- Bir çay daha?
- Tamam, ama sen bırakacaksın. (bu neydi şimdi? Of Tuğba o senin dostun!)
- Peki efendim, zevkle…

Sahi dostum muydu? Bana yemin edilmiş ve asla bırakılmaması gereken bir şeymişim gibi davranıyor. Nefesim kesilecek gibi oluyor/ nefesimi kesiyor! O üzerime nefesini boca ediyor ve nefesi rüzgâr gibi aklımı başıma devşiriyor…

‘İki çay söylemiştik orda, biri açık,
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.’(Cemal Süreyya)

Asude Zeynep Toprak/ Viran ve bahar öyküleri/6

En çok düşlerimi kırdım ağlarken



Bir renk seçtim yalnızlığa. Firar etti düşler içimden. Hep kuşların diş çıkarmasını hayal ettim. Uçarken, huzurlu görünüşleri, bir bebek gibi melekliğe yemin etmiş güvercinlerin, bebekler gibi diş çıkararak geçici ve hatırı sayılmayacak acılar çekmesini düşledim… En çok düşlerken kırıldım ben.

İşleri yoluna koydum. Yoluna koymak işleri, düzenli bir hayat gibi görünse bile, dağınık bir hayata bulaşmıştım. Düzen, düzenimi bozan bir dağınıklıktı. Geceleri uyuyamadığım için verimsiz filan da değildim. Zeytin fabrikasında çalışıyorum. Zeytinleri, sevmeyen insanlarla üstelik. Tin suresinden bile haberleri yok.

—Neden yemin edelim ki zeytine? diye soran ustabaşına verilecek fiyakalı bir cevaptı bakışlarım.

‘zeytine yemin olsun ki…’ canım çok yanıyor Allah’ım…


***

Her gün aynı şeylere alışmıştım. Öğlenleri çıkan, etli sayılabilecek yemekler güzeldi. İnsanlar çalışıyor ve susuyorlardı. Susmanın ne demek olduğunu bana öğreten kişi bir laldi. Onunla ne çok konuşuyorduk aslında. Fazla yevmiye alan kızın ustabaşına attığı bakıştan anladıklarımızı anlatıyorduk birbirimize.

İsmi Eşref, dostluğumuz epey ilerledi. Ona mevsimlerden, çiçeklerin alınganlıklarından, dünya kentlerinden, Leyla’dan, şehrazattan ve cümle âşıklardan bahsediyorum. En çok neye gülüyor biliyor musunuz? En çok çocukların ne kadar hayretkar olduklarını söylediğimde gülüyor. Buna gülmek denmez. Buna olsa olsa baharı uyandırmak denir, benim viran olmuş baharımı uyandıran bakışlarındaki hükmü görseniz de anlayamazsınız. Gözleriyle söyleşiyoruz uzunca…

Birkaç kez evine gittim. Babasını pek sevdim. Musa amca, eşini kaybedeli, dilsiz oğluyla baş başa bir hayat sürmüş. Eşinin yerini alma ihtimali bile olmayan kadınlara, onun deyimiyle ‘ha bu gözlerle’ bile bakmamış…

- Tuğba kızım, derdim ki hatun, yorgunum… Ağzımı açmazdım Eşrefim gibi. Yani yorgun bedenim dile gelmezdi. Benim rahmetli kirpiklerimden anlardı yorgunluğumu. Açıp kapamamdan keşfederdi.
- Vay be! Sahiden varmış böyle sevdalar…

Eşref’in ismi dünyalık hani. Babası çakırkeyif bir anda koymuş adını. Cenin, anne karnındayken, maddi sıkıntıdalarmış. Nasıl doğacak, büyüyüp adam olacak derken, Rabia hanımın amcası ölüvermiş. Musa amca, ‘rahmetli’ derken sanki ona gizli bir şükürde. O mirasla doğmuş, mirasla gelen bir dilsizliği var Eşref’in… Gel gelelim, Eşref’in ismi hiçbir kitapta yazmaz aslında. Eşref demek Musa amcanın derme çatma lügatinde, bereket anlamını göğüslemekte… Eşref demek, dilsiz bir bereket demek. Eşref benim biricik dostum…

Eşref’in ailesiyle samimi olduk. Aynı fabrikada çalışan, halaoğluyla tanıştık. Çok iyi birine benzemesine rağmen, haftalarca yakın davranmadım. Çünkü bakışlarında bir keder var… Ve kederli bakan gözler, tehlikelidir…

Asude Zeynep Toprak/ Viran ve Bahar Hikayeleri 5

<<Önceki Sayfa |1/3|